Tolga Örnek: Aziz Nesin çok güzel durumlar, insanlar yaratmış

İSTANBUL – Aziz Nesin’in kalemi, yönetmen Tolga Örnek tarafından “Mucize Aynalar” filmi ile sinemaya aktarıldı. Dün vizyona giren “Mucize Aynalar”, hayallerin peşinde koşmaktan hayatını yaşayamayan insanları anlatıyor. Filmde farklı hikayeleri olan karakterlerin kesişen hayat öyküleri trajikomik sahnelere neden oluyor.

Altı farklı Aziz Nesin öyküsünden uyarlanan filmin oyuncu kadrosunda Cengiz Bozkurt, Boran Kuzum, Şebnem Bozoklu, Zerrin Sümer, Eren Demirbaş, İştar Gökseven, İdil Fırat yer alıyor.

“Kaybedenler Kulübü”, “Devrim Arabaları” gibi filmlerin yönetmeni Tolga Örnek ile “Mucize Aynalar”ı konuştuk.

Tolga Örnek

Film nasıl ortaya çıktı? Sizi böyle bir uyarlama yapmaya yönelten şeyler nelerdir?

Ben Aziz Nesin’i üniversitede çok okurdum ve en sevdiğim yazardır benim, Ferhan Şensoy’la beraber. Amerika’da yaşıyorum, dokuz sene evvel Amerika’ya taşındım. Türkiye’den teklifler geliyordu ancak beni heyecanlandıran bir iş olmuyordu. ‘Aziz Nesin işi olursa gelirim’ demiştim. Daha sonra ‘Aziz Nesin uyarlanır mı uyarlanmaz mı?’ konuşmaları esnasında tekrar öyküleri okumaya başladım. Bende kitap seti vardı. Öyküleri okumaya başladım ve filmi bırakın, öyküleri okudukça o kadar keyif aldım, o kadar gülmeye başladım ki bir de yıllardır okumuyordum. Çok heyecanlandım ve ‘Bu gerçekten olabilir’ diyerek bu sefer de uyarlanabilecek öyküleri arayarak okumaya başladım. Böyle başladı aslında.

Bir uyarlama yapmayla normal bir senaryoyu beyaz perdeye taşımak da birbirinden ayrılıyor. Uyarlamanın avantajları, dezavantajları nelerdir?

Aziz Nesin gibi bir yazarda avantajı şöyle… Dünya, karakterler ve durumlar o kadar hazır geliyor ki size. Öykülerde boş cümle yok, gereksiz cümle yok, diyaloglar çok komik. Size inanılmaz bir oynama alanı yaratılmış. Siz burada senarist olarak ‘hazır bir dünyayı film için nasıl şekillendirebilirim?’ diye düşünüyorsunuz. Yani işin çoğu sizin için yapılmış oluyor ve usta bir yazar tarafından yapıldığı için de çok keyif alarak yapıyorsunuz.

Burada mesela ‘Öyküleri nasıl iç içe geçiririm, karakterleri, değişik öyküleri nasıl taşırım, nasıl birbirine bağlarım?’ diye düşündüm. Onu yaptıktan sonra zaten yazmak çok kolay. Çünkü Aziz Nesin o kadar güzel durumlar, insanlar yaratmış ki çok keyifli.

‘ÖYKÜLERİN ÖZÜ VE ANLATMAK İSTEDİKLERİNE SADIK KALDIK’

Öykülere ne kadar sadık kalındı?

Öykülere temel hikaye, durum, karakter olarak çok sadık kalındı. Ama tabii bunu biz birazcık daha geleceğe taşıyarak, iç içe geçirerek, bazı karakterleri olmadıkları öykülerin içine koyarak değişiklikler yaptık. Ama öykülerin özü ve anlatmak istediklerine çok sadık kalındı.

Öyküler birbirine bağlanırken flashbackler, siyah beyaz sahneler görüyoruz. Film bir yandan da gündelik gerçekle komediyi harmanlıyor. Anlatım tercihiniz de diğer filmlerinize göre daha farklı. Bu anlatımı neden tercih ettiniz?

Tabii, Aziz Nesin o kadar orijinal bir yazar ve o kadar güzel hikayeleri, karakterleri var ki aktarırken şunu düşünüyorsunuz: ‘Ben bunu sinemaya da aynı orijinallikte, aynı farklılıkta nasıl aktarabilirim?’, ‘Nasıl farklı bir dünya kurabilirim?’, ‘Bu öykülere layık bir dünyayı hangi şekilde kurabilirim?’

Aziz Nesin’in durumları da bazen absürd komediye, kara komediye varan durumlar olduğu için filmin dili de öyle olmalı. Yalın, lineer, sıkıcı, geleneksel bir anlatımı olmamalıydı. Aziz Nesin’in tavrı olduğu gibi filmin de bir sinemasal tavrı olmalıydı. O belirledi. Mesela karakol sahnesi siyah beyaz, böyle bir kara film başlıyormuş gibi yapalım dedim. Ne oluyor diye seyirci merak ediyor. ‘Buradan nereye gideceğiz?’ diye soruyorsunuz. Vergi dairesi sahnesi ise tamamen kafka.

‘ALIŞTIĞIMIZ TÜRK AİLE YAPISINI FARKLI DÜNYALARA MONTE ETMEYE ÇALIŞTIK’

Vergi dairesi sahnesinde tamamen bir bilim kurgu filmindeymiş gibi hissettim.

Evet, değil mi? Bazı yerlerde biz de onu yapmaya çalıştık. Bilim kurgu ama karakterler ve ilişkiler de geleneksel. Alıştığımız Türk aile yapısı, eş yapısı. Onları farklı dünyalara monte etmeye çalıştık. Yönetmen olarak da insana çok keyif veren bir şey.

Film yakın bir gelecekten eğlenceli bir anlatım sunuyor izleyiciye. Sizin yakın gelecekle ilgili beklentiniz nedir?

Biz filmi yapmaya başladığımız andan bugüne kadar yapay zeka çok gelişti ve insanların hayatına girdi; korkularıyla, avantajlarıyla, dezavantajlarıyla o kadar gündemimiz oldu ki film bir anda bence ona da hitap eder gibi. Aslında filmdeki aynalar bir yapay zeka ve yapay zekanın iki tarafını da gösteriyor. Ben bu filmde anlatılan bu yapay zekayla ilişkinin önümüzdeki günlerde, yıllarda daha da konuşulacağını, zararlarıyla beraber yararlarını da göreceğimizi tahmin ediyorum.

Dünyada olan her şeyi belirleyen toplumların ve insanların hayalleri ya da hayalsizlikleri. Film de bence onu biraz anlatıyor. Ben bu hayallerin veya ‘hayal edebilirsen ulaşabilirsin’ mantığının dünya genelinde daha da yaygınlaşacağını düşünüyorum.

‘FİLMDE DİYALOĞU OLAN HER KARAKTER TİYATRO KÖKENLİ OYUNCU’

Oyuncularla yolunuz nasıl kesişti?

Cengiz ile bu dördüncü filmimiz. Cengiz’in çok doğru olduğunu düşünüyorduk. Şebnem ve Boran ile Zerrin Hanım’ı zaten tanışmak ve çalışmak istiyordum. Hepsine senaryoları gönderdik, hepsi projenin içinde olmak istediler. Çok keyifli çalıştık hepsiyle. Hepsi zaten ismen, birbirimizi tanıdığımız, bildiğimiz insanlardı. Bu proje onların programına da uygundu. Senaryoyu da sevdiler, Aziz Nesin olduğu için de olmak istediler.

Oyunculuk ile ilgili bir şey söylemek isterim. Her karakter, yani ağzında diyalog olan her karakter oyuncu burada ve tiyatro kökenli, eğitimli oyuncular. O yüzden filmin bence benim açımdan yani yönetmen olarak ve bizim açımızdan ekip olarak en gurur duyduğumuz şeylerden bir tanesi tip yok, hep karakter var filmde. Vergi dairesi sahnesindeki odalardaki herkesin de kendine ait bir karakteri var. Onunla ilgili de çok memnunum.

Filmde oldukça görsel efekt kullanılmış. Özellikle vergi dairesi sekanslarında…

Efektler biraz uğraştırdı, evet. Vergi dairesi sekanslarında karaktere hem üzülüyorsun hem gülüyorsun. Öyle farklı bir durum var. Bence Aziz Nesin’in hikayelerinin ruhunu en yakalayan yerlerden biri de o hikaye. Çünkü Aziz Nesin seni güldürürken o durumun saçmalığıyla da rahatsız eder. Orada çok efekt var. Ama tabii efektlerin hikayeye hizmet etmesine özen gösterdik. Merdivenler, sonsuz koridor…

İlk başta vergi dairesini gördüğümüz kısım da çok etkileyiciydi.

Yani oradaki amaç da şuydu; öyle bir yere giriyor ki büyük ihtimalle çıkamayacak hissini vermek. Onu yiyecek o bina, yutacak gibi. Efektçi arkadaşlar çalışırken ‘Büyütün büyütün, bulutlara kadar gitsin’ diyordum. Onlar da büyütüyorlardı, çok güzel yaptılar orayı.

Çekimler nasıl geçti? Ne kadar sürdü?

Çekimler 6 hafta sürdü. Çok güzel, problemsiz geçti. Tam gününde bitirdik. Ekip olarak ön hazırlığımız çok uzun olduğu ve herkes disiplinli olmaya çalıştığı için çok iyi hazırlandık. Bizde çekim bir şeyi kurtarmak değil, uygulamak üzerine kurulu olduğu için çekim en keyifli yanlardan bir tanesi oluyor. Herkese özgürce işini sergileyebileceği, oyunculara onların performansını en iyi şekilde gösterebilecekleri ortağımı sağlamakla geçiyor. O yüzden çok keyifli, çok güldük. Özellikle yemek sahnesinde çok güldük. Hatta endişelendik, ‘Çok gülüyoruz, acaba sahne kötü mü oluyor?’ diye…

‘PAZARLAMANIN ÖNCÜ OLDUĞU BİR YARATICILIK SÜRECİ ÇOK SAĞLIKLI OLMUYOR’

Filmde dijital platformların politikasına da bir gönderme bulunuyor. Siz bu konuda neler düşünüyorsunuz?

Aslında filmde söylüyorum onu. O senaristin çok beğendikleri senaryosunu bambaşka bir hale getiriyorlar. Ben kariyerimde şu ana kadar çok şanslı oldum, öyle bir süreçten geçmedim. Senaryomu başkası alıp benim beklemediğim ya da sevmediğim bir yere dönüştürmedi hiçbir zaman. O yüzden ama onun ne kadar zor ve ne kadar üzücü bir şey olduğunu tahmin edebiliyorum. Pazarlamanın öncü olduğu bir yaratıcılık süreci çok sağlıklı olmuyor.

‘MÜZİK FİLMİN RENGİNİ YANSITSIN İSTEDİK’

Filmin müzikleri de soracağım. Müziklerin bir kısmı filme özel yapılmış.

Filmin özgün müziğini Tamer Çıray yaptı. Hazır aldığımız şarkılar da var; güzel, bilinen şarkılar. Zaten Haluk Levent’in ‘Yollarda Bulurum Seni’ şarkısını ambulans sekansında kullanacağımızı biliyorduk hemen. Tamer ile “Hititler”de çalışmıştım 2002’de. Çok sevdiğim bir müzisyen, bence çok güzel bir iş çıkardı.

Gazapizm’in rap şarkıları, ‘Param Yok, Pulum Yok’ şarkıları da çok yerinde kullanıldı. Müzik de filmin rengini yansıtsın istedik. Şarkıların da tek bir tarzı olmasın. Serbest çağrışım gibi olsun istedik.

Gelecek bir çalışmanız var mı?

Amerika’da 3 tane projem var; 2 tane film, 1 tane dizi. Bir tanesi sonbaharda başlayacak.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir